“Sabri Ülker Bilim Ödülü” yeni nesil bilim insanlarına ışık tutuyor

0
23

Türk gıda sektörünün duayeni Sabri Ülker anısına kurulan Sabri Ülker Vakfı, temel misyonlarından biri olan araştırma ve eğitim programlarının desteklenmesi çerçevesinde 2014 yılından bu yana Sabri Ülker Bilim Ödülü’nü gerçekleştiriyor. Vakfın, bu ödülle hedefi akademi, endüstri ve araştırma enstitülerindeki genç bilim insanları teşvik etmek ve toplum sağlığına katkıda bulunmak. Medikalplus olarak vakfın çalışmalarını yakından takip ediyor ve gurur duyuyoruz. Bu vesile ile son üç yılın kazananlarına ulaştık ve araştırmaları konuştuk. Geçtiğimiz üç yılda Sabri Ülker Bilim Ödülü’nü kazananları Yrd. Doç. Dr. Kıvanç Birsoy, Yrd. Doç. Dr. Ebru Erbay, Yrd. Doç. Dr. Ömer Yılmaz’ın bize aktardıklarını sizlerle paylaşmak istedik.

kutuuu

Farklı kanser türlerinin hangi besinlere bağımlı olduğunun haritası

2016 yılı ödülün sahibi Yrd. Doç. Dr. Kıvanç Birsoy. Birsoy, geliştirdiği “DNA-Barkodlama Teknolojisi” yöntemi ile farklı kanser türlerinin hangi besinlere bağımlı olduğunun haritasını çıkarıyor. Bu çalışma, kanser ile savaşta yeni, sürdürülebilir ve ekonomik tedavi yöntemlerinin keşfine de ışık tutuyor.

Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nden mezun olduktan sonra doktoramı 2009 yılında Rockefeller Üniversitesi’nde Jeff Friedman ile obezitenin moleküler genetiği üzerine yaptım. Doktora sonrası çalışmalarımda kanserin metabolizması üzerine yoğunlaştım. 2016 yılından bu yana çalışmalarımı Rockefeller Üniversitesi’nde Metabolik Regülasyon Laboratuarı’nın direktörü olarak sürdürüyorum. Metabolomik ve genetik yöntemleri kullanarak kanserin metabolizmasındaki değişikleri araştırarak besinsel tedavi yöntemleri geliştiriyorum.

 

“DNA-Barkodlama Teknolojisi” nedir, kısaca bahseder misiniz?

DNA barkodlama teknolojisi iki yıl önce bulduğumuz bir metot. Bu metot ile değişik kanser türlerinin besinlere karşı olan duyarlılığını inceleyebiliyoruz. Kanımızda şeker, yağ, amino asitler gibi 5 binden fazla, değişik besin maddesi var. Benzer şekilde onlarca kanser türü de mevcut. Her ne kadar küçük çapta örnekler varsa da, tam olarak değişik kanser türlerinin besinler arasındaki ilişkisi iyi araştırılmamış. Laboratuarımın ana konusu besinlerle değişik kanser türleri arasındaki ilişkiyi bulmak.

 

Kanser ve besinler arasındaki ilişkinin büyüklüğünden bahseder misiniz?

Bu konuda ne yazık ki kulaktan dolma bilgiler dışında gerçek anlamda bilgimiz hiç yok. Pek çok bilim dışı şekilde, hatta bilim adamları, besinler ve kanser hakkında bilgiler veriyorlar. Gerçek anlamda ise bilimsel çalışmalar ise çok az. Elimizdeki belki de en bilinen örnek seker tüketimi ve kanser arasında. Fakat bu da her kanser türü için geçerli değil. Örneğin çalışmalarımızın bazılarında belli vitaminlerin belli kanser türleri beslediğine dahi gördük. Bu anlamda bu kadar heterojen bir hastalıkta genel bir beslenme konusunda fikir beyan etmek çok zor. Umuyorum zamanla daha fazla veri elde edebileceğiz.

 

Besin zincirimiz bu kadar bozuluyorken bizler nasıl bir beslenme tarzı ile bu durumla savaşabileceğiz, gelecek için öngörüleriniz neler?

Obezite ve diyabetin kanser ile ilişkisi, günümüzde kesin olarak biliniyor. Bu nedenle tavsiye edilebilecek tek şey sağlıklı beslenmek, kilo ve şekeri normal seviyelerde tutmak. Belirttiğim gibi hangi besin ve diyetlerin hangi kanser türleri için kullanılacağı hala araştırılmaya devam edilen bir konu.

 

2016 bu ödülü aldığınızdan bu yana çalışmalarınızda gelinen nokta nedir?

Bu yıl çalışmalarımızı dünyanın en iyi dergilerinden biri olan Nature’dayayınladık. Kullandığımız teknik ile belli kan kanseri türlerinde kolesterole karşı bağımlılık tespit ettik. Su an için klinik öncesi çalışmalarımıza devam ediyoruz.

 

kutuuu

Sağlık İçin Bioaktif Lipitler

2017 yılı ödülün sahibi, “Sağlık İçin Bioaktif Lipitler” adlı projesiyle Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Ebru Erbay oldu.

 

Yrd. Doç. Dr. Ebru Erbay, çalışmasında zararlı olduğu sanılan vücuttaki palmitoleik asit üretiminin bilinmesinin aksine koruyucu bir etkisi olduğunu ortaya koydu. Erbay, çok yüksek kalorili gıdalarla beslediği fareler üzerinde yaptığı araştırmada; doymamış bir yağ olan palmitoleik asitin hücre yapısına zarar veren doymuş yağları uzaklaştırdığını, ölüme yol açabilen damar sertliğini durdurduğunu da gösterdi. Erbay’ın“Sağlık İçin Bioaktif Lipitler” adlı araştırması alanının saygın bilim dergilerinden Science Translational Medicine dergisinde de yer aldı.

 

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Tahsilimi Ankara Tıp Fakültesin’de ve Illinois Üniversitesi’nde tamamlayarak tıp doktoru ve bilim doktoru unvanlarını aldım. Daha sonra uzmanlık araştırmalarımı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlığil ile Harvard Üniversitesi’nde gerçekleştirdikten sonra ilk laboratuarımı kurmak üzere Bilkent Üniversitesi’nde doktor öğretim üyesi olarak görev aldım. 2017 yılından bu yana araştırmalarımı ABD’de Cedars Sinai Tıp Merkezi ve Kaliforniya Üniversitesi’nde, Bilkent Üniversitesi’ndeki laboratuarımla bilimsel bir köprü kurarak sürdürüyorum. Özelikle ilgilendiğimiz konular obezite ve diyabetle gelişen kardiyovasküler komplikasyonların nedeni ve önlenmesi.

 

Öncelikle bioaktif lipitler nedir, biraz bahseder misiniz?

Vücudumuzda yapıtaşının ötesinde hücreler içinde, hücreler arasında, hatta organlar arasında sinyalizasyon aktivitesi gösterebileceği düşünülen yağlar olduğu ortaya çıktı. Biyoaktif lipitler ile bu yağları kastetmekteyiz.

“Sağlık İçin Bioaktif Lipitler” adlı projenizden bahseder misiniz?

Yapılan epidemiyolojik ve deneysel araştırmaların sonucunda yağların insan sağlığı için zararlı olduğunun genel kabul görüyor. Bu nedenle beslenmede ve gıdaların üretiminde özellikle doymuş yağ oranlarının düşük ve trans-yağlarında sıfıra yakın olması tavsiye ediliyor. Bizim çalışmamız vücuda yararlı olabilecek, biyoaktif bir yağ olan palmitoleatin insan sağlığı için ve hastalıkları önlemek amaçlı kullanabileceğini göstermeyi hedefliyor. Obezite ve diyabet, kalp krizine neden olabilecek şekilde kan yağları dengesi bozuluyor. Bu durum incelendiğinde ise dolaşımda sıklıkla artan bir doymamış yağa rastlanıyor. Bu yağ çalışmamızın konusunu oluşturan palmitoleat. Palmitoleat, basit bir yağ. Obezitede bu yağın seviyesi artıyor ve ilk intibamız bu yağın metabolik hastalığın bir sonucu ya da obezitenin alametlerine sebep olduğu… Örneğin insüline direnç geliştirmesine, yağlı karaciğer oluşmasına, kalp krizinin ortaya çıkmasına katkıda bulunduğunu düşünülmekteydi. Oysa biz bu yağın obezitede bir savunma sistemi olarak artabileceği hipotezine yoğunlaştık. Bir benzetme yapmak gerekirse, tip 2 diyabet hastalığında dokularda gelişen insülin direnci nedeniyle pankreastan dolaşıma salınan insülin miktarı artıyor. Ancak bu insülin o hastalığa sebep olur anlamına gelmıyor. İnsülin o durumda ihtiyaç arttığı için yükseliyor. Tam tersi insülin takviyesi diyabetli hastanın tedavisinde gerekli. Benzer bir yaklaşımla, vücudumuzda artan doymamış bir yağ asidi olan palmitoleat’ın doymuş ve toksik yağlara karşı bir savunma görevi üstlenebileceğini düşündük. Fareler üzerinde gerçekleştirilen öncü çalışmalar, bu yağın artışının özellikle insülin ve diyabeti azaltabileceğini gösteriyor. Biz palmitoleat’ın kalp krizine neden olan damar sertliğini önlemekte faydalı olabileceğini düşünerek, fareler üzerinde yaptığımız araştırmalarda bu yağın damar sertliğine karşı koruyucu özelliklerini ortaya çıkardık.

 

Palmitoleik asit nedir, neden salgılanır?

Palmitoleik asit yani palmitoleat embriyonik hayatta insan vücudunda yapılabilen bir yağ iken bunun yapımı daha sonra ciddi anlamda baskılanmaktadır. Ancak şişmanlık ile beraber karaciğer ve yağ dokumuz karbonhidratlardan yağ sentezlemeye baslar ve bunun sonucunda palmitoleat yapğmğ artar. Besin kaynaklarında palmitoleat çok azdır. Bir tü yabani iğdenin meyvelerinde ve makademya fındığında palmitoleatoranı yüksektir. Bu şekilde sayabileceğimiz besin sayısı çok fazla değil. Dolayısıyla palmitoleat’ın tedavi dozlarına ulaşabilmek için saf ve zenginleştirilmiş olarak diyetimize eklenmesi gerekiyor.

 

Bu çalışmanız ne kadar bir zaman aralığını kapsıyor?

Bu çalışmaları 2011-2016 yılları arasında Bilkent Üniversitesi’ndeki  laboratuarımızda gerçekleştirdik. Çalışmanın devamı niteliğindeki trans-palmitoleik asitin damar sertliği   üzerindeki etkilerine ilişkin  deneylerimizi Türkiye ve ABD’deki laboratuarlarımızda karşılıklı olarak sürdürüyoruz.

Sağlık için beslenme konusunda bizim yapmamız gerekenler nelerdir?

Uzmanlığım beslenme konusunda olmadığı için tavsiye vermeyi doğru bulmuyorum. Ancak bilimsel görüşüm biyoaktif yağların incelenip, araştırmalarla mekanizmaları  ve etkileri ortaya çıkarılmış olanlarının besinlerimizde yer almasının faydasını bir gün göreceğimizi umuyorum.

 

Vücudumuzun yapması gerekenler nedir?

Vücudumuz şişmanlık sürecinde palmitoleat seviyesini artırmak için gayret etmektedir. Ancak tedavi dozlarında palmitoleat’ın dışarıdan alınıp alınamayacağı araştırmalarımızda odaklandığımız bir konudur.

 

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bizi en çok şaşırtan, farelere ağızdan verdiğimiz yağın kana, karaciğere, damarlara, yağ ve kas dokusuna kadar ulaşmakla kalmaması, bu dokuları oluşturan hücrelerin içinde metabolik fonksiyonları kontrol eden hücre içi organellerin zarlarına kadar girmiş olmasıydı. Ağzınızdan aldığınız bir yağın bu kadar dinamik şekilde hücrelerimizin içine nüfuz edebilmesi bizim için çok büyük bir şans. Dışarıdan verdiğiniz bir şeyin yapıtaşlarının içine girebildiğini gösteriyor. Hücreler, organlarımız, kötü diyet içeriğimize rağmen palmitoleat’ın varlığında bunların zararlı etkilerinden çok daha az etkileniyorlar. Eğer kilo vermek, sağlıklı yaşamak çok kolay olsaydı, hepimiz bunu başarıyla yapabilirdik ve obezite ve komplikasyonlarının önüne geçebilirdik. Bu o kadar kolay olmadığı için kötü diyetin hızlanmış yaşlanma, diyabet, kalp krizi gibi sonuçlarını önleyebilen ilave veya koruyucu bir seçenek olarak sadece besinimize bir yağı teropatik dozlarda ekleyerek önemli bir sağlık problemine çözüm getirme şansı doğuyor.

Palmitoleat ilgili bazı klinik denemelere geçildiğini biliyoruz. İnsanlara verildiğinde kan yağlarındaki düzensizliği düzeltebildiği, kronik inflamasyonu baskılandığına dair olumlu sonuçlar var. İnsülin direncine ve diyabete etkisine yönelik başlamış ve başlayacağını bildiğimiz klinik çalışmalar önümüzdeki yıllarda bu yağın sağlık alanında faydalarını ortaya koyabilmek için çok önemli olacak.

kutuuu

Bağırsak Kök Hücrelerinin Metabolizma ve Beslenmeyle İlişkisi

2018 ödülün sahibi; “Bağırsak Kök Hücrelerinin Metabolizma ve Beslenmeyle İlişkisi” başlıklı araştırmasıyla Massachusetts Institute of Technology (MIT) Kanser Araştırmaları Enstitüsü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ömer Yılmaz oldu.

 

Yrd. Doç. Dr. Ömer Yılmaz’ın obeziteye yol açan beslenme düzenlerinin bağırsak kök hücrelerini nasıl etkilediği ve ayrıca obezitenin bağırsak kanserini nasıl tetiklediğini bulmak amacıyla beş yıldır üzerinde çalıştığı proje; obeziteye neden olan çok yağlı beslenme tarzının kök hücrelerin mutasyona uğrayarak çoğalmasına, bunun sonucunda da kanserin artmasına neden olduğunu ortaya koydu. Yılmaz’ın “Bağırsak Kök Hücrelerinin Metabolizma ve Beslenmeyle İlişkisi” başlıklı araştırması, dünyanın en saygın bilim dergilerinden biri olan Nature dergisinde de yayınlandı.

Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?

MIT Koch Institute’da Doçent Dr. olarak kendi adımı taşıyan laboratuarımda, ekibimle beraber kök hücre ve kanser araştırmaları yapıyorum. Aynı zamanda Harvard Üniversitesi’nin en büyük hastanesi olan Massachusetts General Hospital’da patolog hekim olarak çalışıyorum.

 

Kök hücre sağlık alanında yaşanan en büyük mucize sanırım. Yanılıyor muyum?

Kök hücre, kendisini yenileyebilme ve farklı organizmalara dönüşebilmesi açısından gerçekten önemli ancak en büyük mucize diyebilir miyiz bilmiyorum. Çünkü keşfedilmiş, üzerinde çalışılan çok fazla önemli konu var, dünyada.

 

Sizin araştırmanız “Bağırsak Kök Hücrelerinin Metabolizma ve Beslenmeyle İlişkisi” biraz bu araştırmadan bahseder misiniz?

Kanserde beslenmenin etkisi büyük. Son yıllarda benim de en çok üzerinde durduğum husus, sağlıksız beslenme alışkanlıkları etkisiyle şişmanlığın karaciğer ve bağırsak kanserine yol açtığının ispatı… Şişmanlık birçok kanser türüne yakalanma ihtimalini ciddi arttırıyor. Örneğin; bağırsakta birçok dokuda bulunan kök hücre zaten kansere dönüşen hücre çeşididir. Siz şayet yağlı beslenirseniz, şişmanlayarak çoğalttığınız kök hücreler mutasyona uğruyor ve kansere yakalanma ihtimalini tetikliyor. Aslında bu laboratuardaki çalışmalarımızın sadece bir kısmını ifade ediyor.

 

Bağırsaklar için artık ikinci beyin diyoruz ve hakkında her geçen gün daha fazla şey öğrenmeye devam ediyoruz. Sanırım beyin ve bağırsak hareketleri bizi yönetiyor ama yakıt olmazsa en büyük sıkıntı yaşanıyor. Yani besinler her zaman uzun vadede daha da önem kazanıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bağırsak yapımızda milyonlarca sinir hücresi bulunuyor. Ayrıca hastalıklara karşı geliştirdiğimiz bağışıklık sistemi hücrelerimizin %70’den fazlasının bağırsakta olduğu için vücudumuzun ikinci beyni olarak adlandırılıyor. Bu noktada besinlerin önemi ve hastalıklarla ilişkisi söz konusu oluyor. Yakıt olmazsa sıkıntı yaşanır mantığı doğru değil. Şöyle ki; bağırsaklarımızdaki yararlı bakteriler besinlerden besleniyor doğru. Ancak bu demek değil ki depoyu besinlerle dolduralım ve sistemi güçlendirelim. Tam tersi az ve dengeli yemek vücudumuzun sağlıklı depo yapması ve sağlıklı bir bağışıklık sistemi geliştirmesini sağlar.

 

Sağlıklı beslenme ve sağlıklı besinler ile ilgili bizlere neler söylemek istersiniz?

Sağlıklı beslenme bana göre dengeli beslenmektedir. Dengeli beslenme vücudun ihtiyacı olan tüm besin gruplarından fazla olmayacak şekilde eşit ve yeterli miktarda alınması. Örneğin sadece protein ağırlıklı beslenmek ya da karbonhidratı tamamen hayatımızdan çıkarmak sağlıklı beslenme alışkanlığı değil. En doğrusu yeterli ve tüm besin gruplarından dengeli almak…

 

Kötü beslenme bağırsak kök hücrelerini bozuyor. Peki, DNA yapısı bozulmuş besinler de aynı tehlikeyi arz ediyor mu?

DNA yapısı bozulmuş besinler benim araştırma konum değil. Ancak şunu söyleyebilirim; mevcutta ne zarar, ne fayda tam olarak tespit edilmiş değil. 2050 yılında dünya nüfusunun 9 milyar insana ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu, daha çok besine ihtiyaç duyulacağı anlamına geliyor ama bunun tam tersi oranda mevcut kaynaklar da azalıyor. Dünyada tatlı suyun azalması ve beraberinde tarımda kullanılacak kaynaklarında limitli olması nedeniyle zaten birçok besin maddesinin daha az su ve kaynakla yetiştirilmesi hedef haline geldi. Bu da demek oluyor ki birçok besinin DNA’sı değiştirilerek mevcut duruma ayak uydurması sağlanacak. Bu nedenle besinlerin DNA’sını değiştirmek kötü amaca hizmet etmiyor. Hedef, tehlike arz etmeyecek şekilde bunu başarabilmek.

 

Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Türkiye’nin kanser tedavilerinde klinik olarak çok iyi düzeyde olduğunu ve daha da önemlisi, insanların tedavi imkanlarına ulaşabilmesini çok önemsiyorum. Ayrıca Türkiye Ar-Ge açısından da ilerliyor ama bunun yerel ilaç sektörüne destekle somutlaştırılması, eğitim ve araştırmalara daha çok destek verilmesi gerektiğini eklemek istiyorum. Kanserden korunmak için erken teşhis, tümör küçükken cerrahi yöntemle çıkartmak, sağlıklı beslenmek ve düzenli bir yaşamın çok önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.